BUGÜN 24 NİSAN. NEŞE FİLAN DOLAMIYOR İNSAN.

GERİ DÖN

Çocuktum. Annemin elinden tutup altın günlerine katıldığım, arka odalarda başka annelerin çocuklarıyla isteksizce oyun oynamaya çabaladığım günlerdi. Çişimin geldiğini annemin kulağına gizlice fısıldadığım, annemin en yüksek perdeden, mahalle duysun diye; ‘tuvalet nerde Nejla hanım!’ deyip beni utançtan parkelerin altına soktuğu zamanlardı. Çokça utanabildiğim, ağlayabildiğim, gülebildiğim yıllardı 6-7 yaşlarım. Evimizden misafir, balkondan erzak eksik olmazdı babam henüz evdeyken. Sonra bir gün, yine evde eş dost akraba varken, herkes renksiz televizyonun başına toplanmış heyecanla hayatlarına gelecek ya da çekip gidecek bir rengi bekliyordu adeta. Koca bir salonda onlarca insan vardı kendi siyah, camı beyaz kutunun içerisinde. Ve onların başında öğretmen edasıyla oturan bazı amcalar. O beyaz camda babamı gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Bir andı, kısacık bir an. Tüm kalabalık tek tek gözümüzün önüne getirilirken, babam da bir an gelip geçmişti. Adı okundu, ayağa kalktı. Evdeki herkesin gözleri büyümüş, kıpırtısızca, sessizce, heykel gibi beklemeye koyuldu. Ben de babamı görmenin heyecanıyla, henüz tamamlanmamış tüm benliğimle televizyona kilitlendim. Bana dakikalarca gelen o bekleyiş, belki de sadece saniyeler sürmüştü. Sonra o salondaki öğretmen amcalar birşeyler söyledi. Beyaz camdaki babamın yüzü düştü, annem ağladı, eş dost akrabanın nefesleri, kimi sahi kimi sunni teneffüs etmeye başladı.

Yine gelip giden bir dolu misafir, bu kez asık yüzlerle sohbet ediyordu. Aralarında artık babam yoktu. Ne okula başladığım o yılda, ne okumayı söküp de kurdelemin takıldığı günde yoktu babam. Babamı beyaz camda gördüğüm o günden sonra, O’nu tekrar sadece parmaklıkların ardında görebildim. Haftasonlarında, kimi açık kimi kapalı görüş günlerinde. O yıllarda kılıma bile dokunmadı babam. Dokunamadı. Sadece gördü beni. O’nun tarafından parmaklıklarla bölünmüş olan ekose yüzümü görebildi 2 yıl boyunca her haftasonunda. Bir kez dokunmak istedi de, söyledi gardiyana; ‘oğlumu getirir misin?’ diye. Gardiyan beni almaya geldiğinde, ben benden çoktan gitmiştim. Rengim tutulmuş, nutkum solmuştu deyim yerindeyse ya da deyimler yer değiştirmizse bile. Gitmedim. Gidemedim gardiyan korkusundan o bizlerden ayrı tutulan, günlerini dört duvar arasında geçirmekteki, yaşamaktan alıkonulmuş mahkumların tarafına. Belki de babam bana dokunamadığı için, ben de o duvarların ötesindeyken hiç kimseye, hiçbir şeye dokunamıyordum. Annemin, benim gözümün önünde yıkadığı bardağı bile annemden sonra üç kere daha yıkayıp suyumu öyle içtiğim, gerçeküstü titizci vakitlerimdi.

Aynı göğe bakıyorduk, aynı toprağa basıyorduk oysa babamla. Arada, sürüden ayrı düşenleri ayıran duvarlar vardı sadece. Kendi gibi düşünmeyenleri, kendi gibi konuşmayanları, bakmayanları; kendinden öteye kilitleyenlerin ördüğü duvarlar. Güneydoğu’da doğmakla cezaya kesilmiş hayatların, ana dildeki muhabbetlerin, şarkıların, lafların jopla kesildiği tarihlerdi o yıllar. Olduğu gibi olanların değil, oldurulanların, doldurulanların yetiştirildiği nesillerdi. İnsanlar ya olmuşlardı ya ölmüşlerdi. Olmuşla ölmüşe çare yoktu. En büyük adalet ölümdeydi. Bir sağdan bir soldan öldürüyorlardı çünkü 12 Eylül 1980 sabahı televizyona çıkan amcalar. Çocukken hem Kürt olup hem solcu bir babaya sahip olmak; babasız çok 23 Nisan’a, babalar gününe, bayrama, seyrana gebe olmuştu. Tek millet, tek devlet, tek dil istiyordu ülkeyi yöneten, farklı milletlerden gelen büyükler. İstenen bir millet bizimki değildi, istenen dil de birçok insanın mecburen öğrenmek zorunda kaldığı ikinci diliydi. Bizim’den kastım kendimin dahil olduğu bir büyük kalabalık değil. Bilakis, benim de ayrı düştüğüm bir azınlıktı! Tek kelime Kürtçe bilmezdim, her sabah Türk’üm doğruyum, çalışkanımla güne başlardım Kürt babamdan uzakta, başka bir dört duvar arasında. Adımın Kürtçe’yle ilgisi yoktu. Farsça’dan, Arap’çadan gelmekteydi. Böyle tembihlerdi hayat arkadaşından ayrı düşmüş, benim de başıma birşey gelmesinden ürken annem. Bense Sermiyan’ın İtalyanca’dan geldiğini söylerdim daha havalı olduğunu düşündüğümden. Belki de gördüğüm, duyduğum her yerde, geldiğim ırkın aslında var olmadığına, aşağılandığına inandırılmıştım ve utanıyordum. Ankara Çankaya’daki evimizde, ablamla paylaştığım küçük odamdan çıktığımızda, ne mutlu Türk’üm diyenlerin dünyasında yaşar, akşamları eve döndüğümüzde, dediklerimizden çok olduğumuz gibi uyurduk. Tek kelime Kürtçe öğrenemeden büyüdük. Gençlik yıllarıma dek utandırıldım dedelerimden. 16 yaşıma dek adımın Kürtçe olduğunu bile söyleyemedim, her seferinde hapisteki Kürt babamı hatırlayarak. Varlığımız armağan olmuştu çoktan başka varlıklara. Ben her gün daha da Türk’leşirken Ankara’daki evimizin o güzel odasında; Kürt babam her gün daha da eriyordu Ankara Mamak’taki o dört duvar odasında. Doğum yeri, düşleri ve düşünceleri nedeniyle 9 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasıydı babamınki. Kimbilir daha birçok başkaları da ne düşlemişler, ne düşünmüşlerdi ki, onlar da babamla birlikte cezaevindeydi. Belki de ebesinin nikahında, olmadık bir yerde doğmuşlardı. Yoksa neden mahkum olacaklardı? Buraya girmeyen eşekti. İki kere giren ise eşşoğlueşekti. Koğuş duvarında böyle yazdığını söylüyordu babam gülerek. Buraya girmeyenle, hayatı henüz tatmamış olmak; iki kere girenle de, tadını almamış ve fakat hala uslanmamış olmak kast ediliyordu. Hiç bıyıksız görmemiştim babamı cezaevinden eve döndüğü, kahkahaların göğe vardığı, evi neşe bastığı o güne kadar. Son sevk edildiği cezaevinde kesilmişti bıyığı. Apartman kapısının önüne yanaşan Renault’dan inişi, evden koşarak kapının önüne giden halamın zılgıtlarına, annemin çığlıklarına, abim, ablam ve benim alkışlarına neden olmuştu. Ankara’da anaokulundayken ayrıldığım babam, İstanbul’da ilkokul birinci sınıf bittiğinde geri dönmüştü. Karşıdan karşıya geçerken önce sağa, sonra sola bakıp, sonra tekrar SAĞ’a bakmamayı bana öğreten babam evdeydi artık. Babamı görmek için ziyaret günü beklemek, sarılmak için açık görüş günlerini iple çekmek zorunda değildim artık. Hemen yan odadaydı. Her istediğimde, gardiyansız, sınırsız görüp konuşabilirdim onunla. Onun eve dönmesiyle titizlik hastalığım da geçmeye yazmıştı.

Hayat yeniden, bu kez İstanbul’da başlıyordu babam ve bizim için. Avukatlık yapma hakkı elinden alınmış olsa da, danışmanlık yaparak hayatını tekrar kurmaya koyuldu. Mavi kartıyla otobüse binerken, Ankara’daki evimizin kapısında duran yeşil Mersedes’imize bindiği günleri hatırlıyordum hep. Çünkü binişi, bakışları, gururu, başının dikliği yine aynıydı. O gün parayı ve hayatımdaki yerini öğrendim babamdan. Ne yaparsam dürüstçe ve asaletle yapmayı miras bırakmıştı bana. Ve daha birçok şey öğretti ben 27 yaşımı bitirip 28.yaşımdan günler, haftalar, aylar alana dek. 7 yaşımda hapishanede gördüğüm babamı, 27 yaşımda hastahanede gördüm. Ve bir daha da görmedim. Teoride mümkün olabilen ve fakat gerçekte rastlanmamış bir vakaydı babamınki. Zaten bu yüzden hastahanedeki tüm profesörler babamın kalbinin başına üşüşmüştü. Ur vardı yüreğinde ve her nefes alışında kalbinin kapakçıklarını tıkıyordu. Her nefes alışı ölümden bir avans gibiydi sanki. Bu urun hemen oluşamayacağını, aşağı yukarı 20 yıllık bir süreç alacağını söylemişti çare bulamayan hekimler ve başhekimler. O gün anladım ki, cezaevinin bir açık görüş gününde, ilk öğrendiğim şarkıyı söylediğim babam, beni öpüp okşarken yüreğine bir ur konuyordu. Belki de o yüzden ağlamıştım daha şarkıyı bitiremeden. Bir küçücük aslancık varmış, kırlarda koşar oynarmış, babası harpte vurulmuş derken, babamın da başına gelecekleri hissederek ağlıyordum belki de. Kaç tane 23 Nisan çocuk bayramını babamla geçirdim, kaçında ondan ayrıydım hatırlamıyorum. Ama artık ondan hepten ayrı düşecektim şimdi.

Bugün 24 Nisan ve neşe filan dolamıyor insan. Uğurlar olsun, ‘uğur be’ baba!

Artık Kürtçe serbest ve Kenan Evren ressam!

 

Oğlun Memik / Sermiyan Midyat

+PAYLAŞ