YOK YERE BİR VAR OLUŞ

GERİ DÖN

   Burada sizlerle paylaştığım ilk yazımın daha neşe ve eğlence içeren bir yazı olmasını dilerdim.

   Ancak son zamanlarda giderek ayrışan ve ayrıştırlmak için her türlü çaba sarf edilen güzel memleketimizin ahvali buna pek olanak sağlayamadı.

3,5 yaşında dünya tatlısı bir çocuğun kaybolması, kuşkusuz, içinde can ve vicdan barındıran her insanı derinden etkiledi. Ben de buna dair şöyle bir tweet paylaştım sizlerle;

 

   Sayın yetkililer,

   Toma’nızı balla bölüyorum. Bi yerlerde dağıtılacak kalabalık yoksa, bilginiz olsun. Pamir aranıyor.

Bunun üzerine; ensonhaber adlı haber sitesi, Sermiyan Midyat’tan tahrik edici Pamir tweet’i, olarak haber yaptı.

Öncelikle anlamadım, anlasam da yakıştıramadım, yakıştırsam da haberin amacını bulamadım.

 

   Kimi, ne şekilde tahrik etmiş olabilirim, diye düşündüm. Tomalar mı lafımı üzerine alındı, güvenlik güçleri mi? Anlatmak istediğim; kalabalıkları dağıtmaya giden onbinlerin üzerindeki güvenlik görevlilerinin, 3,5 yaşındaki bir çocuğun güvenliğine de koşmaları için bir çağrıydı. Masum, tarafsız, güzel bir çocuk için de gidilemez mi aramaya, onbinlerin üzerinde güvenlik gücüyle? Belki gidildi de.

 

Eminim ki, haberin başlığını atanlar da benimle aynı fikirdedir.

 

Ancak sorun; hayata bakışım ve tweet bahane ise, gerçekten üzüldüm ve gelecek için daha da karardım.

 

   Evet belki kimileriyle aynı fikre sahip değilim. Belki aynı şekilde düşünmüyorum da. Belki kimilerinden daha farklı yemeklerden tat alıyorum, daha farklı kıyafetler seçiyorum, daha farklı yaşıyorum, başka dil de konuşuyorum ya da yazıyorum. Fakat dün dediğim, bugün demekte olduğum ve yarın da diyeceğim gibi; Bu dünya senden olmayanlarla hoştur. Onların sana verdiği değerlerle, gönüllerle, kalplerle, ilimlerle güzeldir. Herkes beyaz olsa, o zaman beyazı fark edemezsin ki. Veyahut da siyah. Beyaz en güzel siyahta belli eder kendini. Beni ben yapan yegane şey; benden olmayandır. O çok yaşasın ki, sen de yaşa.

 

   Ve tüm bu farklılara rağmen, tüm farklı ve ayrı yaşamları aynı derecede saygıyla karşılamak gerektiğine inanan bir fani kulum. Herkes kadar insanım. Tam da bu yüzdendir son filmimde, memleketin 1940’lı yıllarda yasaklarla ve baskılarla yaşadığını dile getirişim.

 

   Yasaklı yıllardı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, kelimeler hüküm giymiş; hürriyet dedikleri hep vaat, hep vaatti. Yıl 1949. Mevsim bahardı.

Böyle başlıyordu son filmim Hükümet Kadın 2.

 

   Çünkü filmi yazmadan önce okumuş ve öğrenmiştim o yıllardaki yasakçı yönetim biçimini. Dahası da vardı üstelik. Yasaklı yıllarda sadece kelimeler değildi hüküm giyen. Kuran kursları, Arapça ezan okunması ve hatta hacca gitmek bile yasaktı. İnsanlar, aileden birinin rahatsızlığını öne sürerek, başka ülkeler üzerinden Mekke’ye geçerek, türlü bahanelerle hacca gidebiliyordu. O da sadece hali vakti yerinde olan bellli bir azınlıktı.

 

   Elbette ki; bunun ne savunulacak, ne de aynı fikirde olunacak bir yanı var. Tıpkı bugün düşüneceğimiz herhangi bir yasağın olduğu gibi.

 

   40’lı yılların baskısıyla büyümüş bir kuşağın, o yıllara öfke beslemesi, isyan etmesi pek doğal ve çok haklı bir mesele. Ancak nefretle büyüyenler, kendinden sonrasını da nefretle büyütürse; bundan demokrasi değil, sadece ve sadece acılarla dolu, hüzünbaz bir intikam çıkar.

 

   Askeri vesayeti yıkmak ne kadar önemli bir hayali gerçekleştirmekse, yerine başka bir vesayet kurmak ve/veya atamak da o denli bir hayali kırmaktır.

 

Yasağın adı 1940’larda yasak, 2010’larda kural olamaz. Olmamalı. Yasak, her zaman yasaktır. Kural ise; herkesin eşit derecede özgürlüğünü, fikrini, düşüncesini, adaletini koruyabilmek için konan bir düzenleme olmalıdır.

 

Ölülerin bile ayrıştırıldığı günler yaşamak öyle can yakıcı, öyle vicdan sızlatıcı ki. Oysa ki ölümün tarafı, rengi, dili, ırkı yoktur. Ölüm soğuk ve acıdır. Tüm tenler ve tüm canlar için. Hani derler ya; insanı hayvandan ayıran düşünebilmesidir, diye. Bence hiç de öyle değil. Henüz düşüncesiz bir hayvana rastladığımı söyleyemem. Bence; insanı hayvandan ayıran düşünebilmesi değil, yalan söylemesidir. Yalan söyleyen hayvan yoktur yer yüzünde. Yalan ve yok etmek; biz insanoğlunun işi.

 

Bilir misiniz? Yeryüzünde insanoğlundan daha kalabalık tek canlı türü böcekler. Belki dünyayı onların devralmakta oluşundan, belki de yok etme tarihimizde onları göz ardı edişimizden ötürü bu manidar tespit.

 

   Oysa yeryüzüne şöyle iyiden iyiye sahip olabilmek içindi tüm çabamız. Ağacından, suyundan, toprağından, havasından, güneşinden, ayından daha çok yararlanabilmek içindi kendi egemenliğimizi ilan edişimiz. İnsan olmak, tek düşünen yaratık olarak var olmaktı marifetimiz. Var olmaksa öyle varım demekle olmuyordu. Bu yüzdendi tüm yok etme iç güdümüz.

 

   Yok ederek karnımızı doyurduk, üstümüzü örttük yok ettiğimizle, üstünlüğümüzü ilan ettik yokların üzerine.

 

   Çok geçmeden fark ettik ki; sadece başka şeylere benzeyenler, farklı canlı türleri değildi varlığımızı tehdit eden ya da yok etme iştahımızı kaşıyan.

 

Bizden başka akıl yürüten, başka türlü yemek yiyip, başka türlü gelenekler edinen kabilelerle karşılaştık. Ne diye biz gibi konuşmaz, düşünmez, yemez içmezlerdi? Bazılarının renkleri de biraz tuhaftı. Daha bir canlandı yok etme hevesimiz. Üzerlerine varlık inşa edeceklerimiz biz gibi gözü, kulağı olan; biz gibi gülen, ağlayan; biz gibi doğan ölen başkalarıydı. İyice keyiflendi rekabet. Yok ettiklerimizi ettik, edemediklerimizle ayrılıp zıtlaştık.

 

   Gün oldu yok ettik, gün oldu bastırdık siyah tenlisini, kızıl derilisini, Yahudi soylusunu, Ermeni köklüsünü, Kürt ırklısını…

 

   Ayıp değildi, yasak değildi o vakitler.

 

Ayıbı yasağı gelince de türlü taktikler geliştirdik yok etme tutkumuza. Kendi adetimizi, geleneğimizi, dilimizi öğrettik bizden başka olana bize benzesin arzusuyla; evlendik diğer taraftan kadınlarla, doğan çocukların bizim soydan olması gayreti ve zaferiyle, yasakladık bizim dilden başka dil konuşulmasını daha kolay anlaşalım diye, çocuklar yetiştirdik beyinlerini güzelce ovup yıkaya yıkaya. Sonra tüm bunların yok etme olmadığına inandırdık cem-i cümleyi, bizim tarafa göz kırpa kırpa.

 

   Çok şükür ki varız dedik. Ama kimbilir neyin yokluğundan, bilemedik.

 

Neyin üzerine var olduk biz? Kimin yokluğuydu varlığımıza sebep?

 

30 milyon türe sahip böcek ırkı neyin üzerine ayakta kalabildi, bizden daha da kalabalıkçasına? Yiyip içip yok edip bok ettiklerimizle beslenen bizden kalabalık bugün.

 

   Kimseye, kendi gibi düşünmeyeni yok etmekten fayda gelmedi, gelmez.

 

Kimseye, kendi gibi düşünmeyeni sindirmekten fayda gelmedi, gelmez.

 

Herkes bir tarafa çekildi, bir taraflara çekiştirildi. Çeken insan, çekilen insan. Karşı olduğumuz, sevdiğimiz, nefret ettiğimiz, okuduğumuz, okumadığımız, benimsediğimiz, benimsemediğimiz de; tıpkı biz gibi bir insan.

 

   Bugün neredeyse tüm gazeteler, tüm televizyonlar, tüm radyolar; halka haber vermiyorlar. Halk için düşünüyorlar. Halk için yorumluyorlar. Aynı olay için bir gazete ŞEREFSİZLER diye başlık atarken, diğer gazete HELAL OLSUN diyebiliyor. Birbirimizi yok etmek, sindirmek istedikçe bu sonsuza dek sürecek. Oysa ki var olup var ederek de yaşamak mümkün. Ve birlikte ağlayıp, birlikte gülebilmek de.

 

 

   Değerli ensonhaber yetkilileri ve tüm habercilere küçük bir ricam ve çağrımdır.

 

Siz gibi düşünmeyeni var ediniz. Var ediniz ki, sizler de var olunuz. Bu ayrışma sürdükçe; gün gelir bir taraf kazanıp diğer tarafı yok etse bile; heryer siz gibi düşünen, siz gibi yaşayanlarla dolunca, inanın siz bile kendi varlığınızı fark edemeyeceksiniz. Çünkü herkes siz olacak. Siz herkes olacak.

 

Oysa bu dünya benden olmayanlarla güzel. Dilerim ki; ben gibi düşünmeyen herkes hep var olsun, sağ olsun.

 

Ne olur adil, önyargısız ve vicdanlı olmayı bir kez deneyelim. Bir kez. Çünkü sadece bir kez yaşayacağız. Ve yok yere bir var oluş hikayesi şu hayat.

 

                                                                                                                                                                                                Sermiyan Midyat

+PAYLAŞ